27

 
HANTEK EDEBİYAT DERGİSİ
www.hantekdergisi.tr.gg              | SAYI 4 | 04.04.2009 |
 
 
BİR MELEK
Melek daha elli sekiz yaşındaydı.Gurbetçiydi.Ayaklarını uzatıp emeklilik günlerinin sefasını çıkartacağı yerde derin acılar çekiyordu.On yıl kadar önce akciğer kanserine yakalanmıştı. Melek hiç sigara içmez, içilen ortamda da asla durmazdı. Doktorlar dahi şaşırmıştı onun bu durumuna. Kısa bir ömür biçmişlerdi onun için ama o yaşamak istiyordu. Melek hastalığını gözünde büyütmüyordu, hastalık onu gözünde büyütmeliydi. İlk aşamada hücreleri tertemiz kalana kadar direndi kansere. Doktorlarının “Artık kanserli hücren yok” demesiyle nasılda sevinmişti.
Sonralarda hastalık yeniledi kendini. Hastalıklı hücreler çoğaldıkça çoğaldı.Doktorlar bu defa altı aylık bir ömür biçtiler ona.Yeniden direnmeye başladı. Bu savaşı bir defa kazanmıştı. Yeniden kazanabilirdi. Kemoterapi görmeye başladı. Her kemoterapinin ardından mide bulantıları ve derin sancılar çekiyordu. Kendini kadınsı hissettiren saçları da dökülmeye başlamıştı ama o bunu sorun etmiyordu. Önemli olan saç telleri değil aldığı nefes, sevdikleri ile paylaştığı anlardı. Bir peruk takarak genç kızlara nispet edercesine gülümsüyordu sürekli. Gerçi o nispet edecek türden bir kadında değildi.Etrafında ismi gibi kadın diye anılıyordu. Kibarlığı, iyi kalpliliği herkes tarafından görülüyor etrafında kim varsa onu yürekten seviyordu.
Bir gün çektiği acı pes ettirmişti ona ve “Artık dayanamıyorum.Ben onu bırakıyorum ama o beni bırakmıyor.Bundan sonra mücadele etmeyeceğim” dedi.Yıllarca direndiği ve inancıyla vücudunu sarmasını engellediği kanser, onun pes edişiyle birlikte on beş gün içinde beynine kadar ulaşmıştı. On beşinci günün akşamında fenalaştığını hissetti. Oğluna kötü olduğunu söyledi. Oğlu hiç vakit kaybetmeden ambulansı çağırdı. Oğlunun da kalbi Melek’in k gibi delicesine atıyordu. Oğul pes etmemesi için annesinin gözlerine bakıyordu. Yaşamalıydı. Henüz gitme vakti değildi. Daha söylenecek çok söz, paylaşılacak çok an vardı. Hem yeryüzünde bunca kötü insan varken, böylesine bir ana nasıl giderdi?
Melek bir anda “Anne ben ölüyorum yardım et” dedi. Ardından “Geldiler sağımda ve solumdalar” dedi.Oğlu pür dikkat annesini izliyordu ve annesinin gideceğini söyleyen fısıltıya kulaklarını tıkıyordu. Ambulans gelip Melek’i hastaneye doğru götürmeye başladığında Melek son nefesini Azrail’in avuçlarına bırakmıştı. Sancılı yılları, kısa, süründürmeyen bir ölümle noktalanmıştı.Kolundaki saati de bunu onaylarcasına Melek’in ölümüyle birlikte durmuştu.
Melek vasiyeti üzerine cenazesi için memleketine getirildi Keskin bir suskunluk hakimdi cenaze evine. Etrafta kendini yırtan, feryat figan eden insanlar yoktu. Sessiz göz yaşları akıtılıyordu sadece. Her şey Melek’in istediği gibi olmalıydı ve herkes bu konuda kendini zorluyordu.
Melek’in tabutu musalla taşının üzerine konulduğunda gök rahmet kapılarını aralamış damlıyordu yer yüzüne tane tane. Cenaze namazında helallik isteyen imamın ardından helaller sessiz harfleri yırtmışçasına bağırıyordu.
Cenaze namazının ardından Melek annesinin yanına gömülmek üzere mezarlığa doğru yola çıktı. Düğünleri andıran bir konvoy oluşmuştu. Tek farkı dudaklarda kahkahalar yerine dualar, ellerde ziller yerine mendiller, gözlerde ise mutluluk yerine kasvet dolaşıyordu.
Büyük ağaçların dibinde olan mezarlığın sessizliğini kuşlar bozuyordu. Erkekler Melek ile birlikte açılan kuytuya doğru yol aldılar. Kadınlar ise az öteden izlemeyi yeğledi. Tabut açılıp Melek kefeni ile görüldüğünde dimdik duran o ayaklar birden kırılıverdi. Göz yaşları hızlandı ve soğuktan üşüyen yüzlerde sıcacık bir yol yaptı kendine. Melek mezarına yerleştirildi. Tahtaları dizildi ve sürekli el değiştiren küreklerle toprağın altına gömüldü. Ardından insanlar geldikleri sessizliğin içinde dönüş yolunu tuttu.
Güçlü olduklarına inanlar güçsüzlüklerini düşünmeye başlamıştı. Orada bulunan herkes yaşamını sorguluyor, her an ölebilme korkusu ile kıvranıyordu. Bu dünya kötülerin değildi Melek gibi iyi insanlarında değildi. Ömür dediğimiz o tek nefes, üzerinde yürüdüğümüz kısa bir köprüydü sadece. Delirmişçesine bağlandığımız ne o değerli eşyalarımızı yanımıza alabiliyorduk nede korkumuzu yenebileceğimiz insanlarla ölümden geçebiliyorduk. Birkaç metrelik beyaz kumaş ve yalnızlığımızla atıyorduk öteki tarafa adımımızı. Bu dünyadan yanımıza kar kalanlarsa kalbimizde ve beynimizde olanlardı. Azrail’in biletini bıraktığı bu yolculukta hissedilen duygular ve yeryüzünde öğrenebildiğimiz bilgiler geçerliydi. Yani bizi biz yapanlar bizi kurtaracak olanlardı. Maalesef bunun farkına varabilmek yada unuttuklarımızı hatırlamak için böylesine trajik olayları yaşamaya ihtiyaç duyuyoruz.
Melek’i farklı kılan ölümle defalarca karşılaştığı için yaşamanın ve sevmenin ne demek olduğunun farkındaydı. O mala değil yüreklere bağlanmıştı. Öldüğünde yanında kırık kalpler değil de onun için atan kalpler götürmeyi seçmişti. Herkes körmüşçesine göremedi belki ama Melek’in yürüdüğü o ince çizgi Yaratan’ın bizlere göstermek istediği bir tabloydu. Melek ölüm ve yaşam dengesi arasında kaldığı sürece bizlere mücadelenin ölümü bile erteleyebildiğini, sevebildiğimiz sürece sevgi dolu kalpler taşıyabildiğimizi,şayet iyiliğin elçisi olursak çok az tanıdığımız yada hiç tanıma fırsatı bulamadığımız insanların duaları ile uğurlanabileceğimizi gösterdi.
Şimdi sende tut sevdiklerinin elini, kalplere bağlan cebindeki kağıtlara değil! Azrail’in dokunuşuyla uyanacağın o diyar için çalıştır vicdanını.Kutsal kitaplarda da yer aldığı gibi bundan kaçış yok tadacağız her birimiz ve asla unutma içinde bulunduğun şu anın geleceğinin çekidir…
 
Melek’in ruhu şad olsun.Her daim sevgiyle kalabilmek dileği ile…
 
21/03/2009 
DİDEM KARŞILAN
Sayfa Numaralarına Basıp Dergimizi İnceleyebilirsiniz.
010203040506070809101112131415
161718192021222324252627282930

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !